← Öyküler

Düşlemin Tamamlanan Öyküsüne Ağıt

Pek az yolcuya eşlik eden asfalt bir yolun kenarında, yalnız geceleri ortaya çıkan gök mavisi bir saksı vardı. Saksının içindeki irili ufaklı çakıl taşları, onun rüzgara kapılıp gitmesini engelliyordu. Taşlar deyip geçmemeli, şimdilerde her şey kendinden başka bir anlam ifade ediyor. Taşların içi yumuşacık, bu sessiz gecede tutkuyla bir şarkı söyleniyor, her sonucu kontrol etmeye çalışanlar bilinmeyen yollara düşüyor… Saksının yanına soluk renkli ve çamur içinde kalmış bir araba yanaştı. Arabanın solukluğu, mavi ve neredeyse kusursuz denebilecek seramik işçiliğini daha parlak gösteriyordu. Zair, arabasından indi. Kollarını açsa, kucak dolusu bir sarılmanın tadına varacağı, dizine kadar gelen bu saksının yanına uyku tulumunu serdi. Tereddüt etmeden tuluma bacaklarını geçirdi, uzandı ve kollarını kafasının arkasında birleştirerek boşluğa baktı.

“Kalbimi dünyanın bir yerinde arasaydım, içimi dışıma taşırıp şekline bir baksaydım… Patagonya! Patagonya’ya benzetirdim.”

Bir süredir üstünde düşündüğü sorunun nihai cevabına ulaşmasının rahatlığıyla iç geçirdi. Buzullarıyla, ormanlarıyla, kuraklıkları, yağmurları ve öfkeli rüzgarlarıyla; bir kara parçası ve okyanuslarıyla ortak yönleri vardı. Doğrulup saksının içindeki taşlara göz gezdirdi. Bir farklılık göremeyince canı biraz sıkılsa da umutlu bir şekilde yere geri yattı. Oynadıkları oyunun bitmediğini biliyordu.

Çeşitli mi çeşitli bir yer Patagonya… Bu kadar farklılığa rağmen, orada herkesin her şeyden haberi olur. Yeni uçmayı öğrenmiş ve süzülmeye henüz doyamamış bir And kondoru, leşlerini yedikten sonra onların yaşamlarını da kendine katarak dağlara döner. And Dağları’nı okşayarak geçen rüzgarlar havayı keser biçer, bir kısmı yağmur olmaya hazırlanan su damlacıkları ormanları bu sırlarla besler. Sırılsıklam olmuş ormanın gececi böcekleri ağaçlara görevlerine hazır bir şekilde tırmanırken, dağın öte tarafında, yağmur gölgesi sinsice bir pumaya yanaşır ve yalanan bu tarçın kedi lastik gibi gerilen bedeniyle avına çıkar. Yanından geçtiği her bitkiye, ta ki az çalılı bir stepin ortasında kalana kadar, bildiklerini anlatır. Yolundan biraz sapmış kondor, balık leşlerinin yanına kıyıya gitmeden önce, öykünün doğru yerlere ulaştığına emin olmak için bu vahşi kedinin öngörülemeyecek hareketlerini gözler. Buzullaşan yerlere ulaşanlar ise pek cesurdur. Böylelikle Pasifik’ten Atlantik’e kadar herkesin herkesten haberi olur. Bir gün bir ağaç bu rutinlerin arasında bir şeylerin değişmesi gerektiğine karar verir çünkü onu çok şaşırtan bir şey görmüştür. 

Hayatı boyunca güçlü rüzgarlarla büyüyen bu ağaç, yanındakilerle birlikte, dallarını doğuya eğimli şekilde uzatmıştır. Bütün manzaranın fotoğrafına bakacak olan birisi için, sanki o an hırslı bir rüzgar esmiş de tüm dalları yerinden oynatmış gibi dursa da; gerçek, daha büyüleyici ve daha istikrarlıdır. Böylelikle bir “an” orada öylece senelerce yaşanır. Anı bozan ise bir gece belirmiş mavi bir saksıdır. Ağaç, bunu diğerlerine bir an önce söylemek durumundaydı. Doğrulmaya çalıştı ve rüzgarı ilk o zaman fark etti. Kahverengi gövdesine hükmetmek hiç de kolay değildi. Çaresizce bu bilgiyi rüzgarın ondan alıp götürmesini, bir gece yuvasından çıkar çıkmaz köklerine yanaşmasını bekledi. Sabah olunca saksı da yok oldu, ağaç ise doğuya uzanmış ağrıyan kollarıyla baş başa kaldı. Bu bilgiye kimlerin eriştiğini yakında anlayacaktı.

Zair, tulumundan tamamen sıyrılıp saksısının içini karıştırdı. Eline aldığı her taşı, yepyeni bir gezegen keşfedercesine inceliyordu. Saksıyı seneler önce o yapmıştı. Bir zamanlar hayatta en değer verdiği varlığıydı. Onuncu denemesinde o mükemmel bir forma ulaştıktan sonra boyayacağı rengi düşünürken, gezilerinin birinde karşılaştığı inanılmaz umutlu bir gökyüzünü fırçasına alıp seramiğinin üstüne sürdü. Yorgun günlerinin sonunda, eve geldiğinde salonundaki masasının üstünde gök mavisi boyasıyla ve tüm zarafetiyle saksısı onu karşılıyordu. Bu saksıda öyle büyülü bir şey vardı ki, içini aydınlıkla dolduruyordu. Ona en iyi bitkiyi bulmalıydı. Zair, tüm bitkilerini öldürüyordu. Ya çok fazla su veriyordu ya da onların ne kadar güneşe ihtiyaç duyduklarını çözemiyordu. Ancak bu saksıya hangi bitkiyi ekerse eksin yaşayacağına inandığından, hiç solmadan izleyeceği en güzel çiçeği getirmeliydi. 

Arayışının üstünden haftalar, aylar, mevsimler geçmişti. Saksı salondaki umutsuz duruşuyla onun gözüne her geçen gün biraz daha kusurlu gelmeye başladı. İçindeki boşluk, onun bitki yetiştirme konusunda ne kadar beceriksiz olduğunu hatırlatıyordu. Acele verilmiş bir karar gibi görünse de nice gecelerini bölen onlarca fikrini, derin bir sırt çantasını, uyku tulumunu, çadırı, birkaç kıyafetiyle saksısını aldığı gibi arabasına atladı; en seçilmeyecek yolları takip etti ve istediği ıssızlığa ulaştığı noktada arabasını kenara çekti. Arabadan çıkmadan dikiz aynasından saksıya baktı. Bu saksı kimsenin evinde olmayı hak etmiyor çünkü iyi bir ev arkadaşı değil. Hatta iyi bir yol arkadaşı da değil. Bitkilerin en iyisini dikmek için değil de en zehirlisini dikmek için uğraşmalıydı ki onu içeriden çürütmeliydi. Bu kimsesiz yolda bırakırsa belki kendiliğinden çürürdü. 

Hava aydınlanınca saksıyı koyduğu yere geri geldi ancak yerinde bulamadı. Oysa buraya yakın bir yerde kimsenin yaşamadığına, bu mevsimde bu yolu kullanan çok fazla insan olmadığına ve böyle bir saksıyı görseler bile bunun için durmayacaklarından çok emindi. Haklıydı da. Arabasına geri oturdu ve öylece kaldı. Ağırlığı can yakan duygularının o istediğinde, ona haber vermeden, nereye gittiklerini söylemeden yok olması… İstediği bu değil miydi? Biraz daha bekledi. Gece yolculuğu daha keyifli olabilirdi, güneş gözünü alıyordu. Akşam olup gecenin karanlığı yollara tekrar çökene dek arabasının içindeydi. Beklemesine değdi çünkü güzel bir günün maviliği bir göz kırpmanın hızında, solunda parıltısını yeniden gösterdi. Oyunlarının başladığı ilk akşam, bu akşamdı. Görür görmez yanına koştuğu saksının içinde minik bir taş, tepesinde ise uzaklara doğru süzülen ve bulutların arasında kocaman kanatlarıyla kaybolan bir kuş vardı. Zair taşı eline alarak, tüm pürüzlerine dokundu. Açık gri taşın ortasından kalemle çizilmiş gibi iki daha açık gri çizgi geçiyordu. Taşın kopmuş olabileceği büyük kayacın desenlerini ve çizgilerini düşledi. 

Bu saksının Zair’in evinde kaldığı zamanlar biriktirdiği çok başka şeyler vardı. Sıradan birinin düşleminin, arzusunun, varoluşunun dünyanın çekirdeğini delerek farklı kıtalara ulaşıp bir beden araması, bu durumda bir saksıyla görünür olmuştu. Bu saksı bir yarım kürede gündüz olduğunda diğer yarım küreye geçer, gecenin içindeki gündüzü korumaya çalışırdı. Zair’in bilindik bir melodinin farklı yorumunu mırıldanırken aklından geçenler oyunu başlatmaya yetmişti. Her zaman ağaç gövdeli bir çocuk olmasına rağmen büyüdükçe o gözden yiten kuşun kanadında dans etmeyi düşledi. Tam da bu yüzden bu boş saksı, Patagonya’nın rüzgarıyla büyümüş ağacının dikkatini çekti. Günler geçtikçe tüm vahşi doğa, aralarında anlaşıp Zair’in cesur hikayesini devam ettirdiler. Yine And kondoru ile başlayan bir haberleşme zincirinin sonunda, herkesin eline değen ve tüm yaşamların üstünden geçen taşlar, gün ağarmadan önce mavi saksının içerisine yerleştiriliyordu. Zair böylelikle gürledi, esti, parçalandı, yandı. Dokunamadığı topraklarda tekrar yetişti, olgunlaştı, çürüdü. O ıssız yoldan henüz kimseler geçmese de, dışarıdan bakan biri sadece geceleri ellerini kafasının arkasında kavuşturup uyku tulumunun içinde uzanan birini görecekti. Yanındaysa mavi bir saksının içindeki grimsi irili ufaklı çakıl taşlarını… Taşların devamı gelmeyince ne olacaktı? 

Saksıyı yapmayı karar verdiği günü anımsadı. Baharın ilk zamanları… Beyaz tomurcuklar dalların ucunda yeni yeni bitiyor, bulutlar sahneyi her gün biraz daha maviliklere bırakıyor, hava henüz ısınmasa da soğukluğuna biraz daha katlanılıyor. Baharı evine ve bahçesine taşımak isteyenler için de çiçekçiler türlü çeşitlerle dolup taşmış. Zair’in gözü hep sardunyalarda oyalandı. Kıpkırmızı olanlardan ziyade pembeler dikkatini çekiyordu, daha doğrusu hisleri pembelerden yansıyordu. Yakın zamanda içinden kuşlar, dağlar, çayırlar olarak değil de kendisi insan olarak dışına taşmıştı. Taşmakla kalmamış, başka bir insanın teniyle karışmıştı. Tazecikti, ferahtı, doğaldı… Onun da baharı çiçekle karşılamak istediğini biliyordu. Ona, balkonunda bakması için çok çiçekli olsa da hala çanaklarının içinde açmayı bekleyen bir sardunya saksısı aldı. Günler geçtikçe, balkonlarına ulaşamayan çiçekler, Zair’in ellerinde soluyordu. Çiçekçiden aldığı saksının, kökler için küçük gelmiş olma ihtimalini düşündü. Sardunyalarına tam aklındaki gibi bir saksıyı ancak kendi elleriyle yapabilirdi. Şimdiki mükemmel haline gelene kadar belli vakit geçince, sardunyalar önce biçimlerini sonra renklerini değiştirdiler. Bu sırada Zair’in bedeninden ve ikinci bir bedenden dışarı sızanlar daha onun haberi olmadan tüm dünyayı dolaştılar. Yol herkes için mükemmel bir saklanma yeri oldu. 

Gün aydınlanmaya başlamadan kollarının bağını çözdü, içinde bir çaresizlikle kalkıp uyku tulumunu katladı. Birkaç gün arka arkaya taşlarda bir yenilik göremeyince, bu ıssız yola artık haftanın sadece bir günü gelmeye başlamıştı. Sonsuz zenginlikteki doğanın onunla oyunu bitirmiş olabileceğine bugüne dek ihtimal bile vermemişti. Taşları yol kenarına döktü, saksıyı arabanın içine koydu ve eve geri götürdü.