İnsanların atmosferini görünür kılan bir hikâyem var. Tenlerinin biraz ötesindeki ikinci bir ateşin korlamasıyla açıklayabileceğimiz hikâye… Sıcacık olabilir, can da yakabilir. Öncelikle bir insan seçmeli ve onun önemli uğraşlarını gözlemlemeli. Kalabalıklardan uzak bir yerde, bakımsız olsa da yemyeşil çimenlerle kaplı bir bahçenin çevrelediği iki katlı bir ev vardı. Alt katında kırklı yaşlarının ortalarında bir kadın yaşar, senesinin sadece dört ayını burada geçirir, geri kalan zamanlarında nereye gittiği bilinmese de uzun yolculuklarından her zaman kocaman bir gülümseme getirirdi. Mayıs’ta gitmişti. Gelmesine daha çok var. Üst katında yaşayan adam ise ev sahibi izin verdiği müddetçe burada kalmayı kafasına koymuştu ve hiçbir yere kıpırdamaya niyetli değildi. Hayal gücünün zaten ayaklarının onu götürdüğü her yerdeydi. İsterse cılız bir deve ile kum fırtınasında en çetin çölleri aşar, çölün sonunda ise kendisine güzel bir deniz yaratarak serinlerdi. Kulaçlarca yüzerdi, sırtı bu yüzden hiç ağrımazdı. İsterse düşüncesizce adım attığı uçurumun sonunda yumuşacık yastıklar ona kucak açar ve en büyük hatalarının sonunda bile şefkati oracıkta bulurdu. Aynadaki gözleri bile buz keserken kendine; simsiyah bir mürekkep, sayfanın üstündeki bu koyu leke, sıcacık davranırdı ona. Üstelik karadelik gibi onu daha içine çekmesi gerekirken… Yarattığı dünyanın izleri, çalışma odasındaki kitaplığında, tamamlanmış sayfaların içinde, ne zaman isterse ulaşabileceği yerdeydi ve kendine başkalaşmış anı kayaçlarından oluşan dağlar yaratırdı. Dağlar dünyada yerinden oynamasa bile kâğıdın üstünde pek hassastırlar. Hassaslıktan da değil, gerekli gereksiz değişirler.
Her şeyden habersiz bu adam, bugün, kendini içeri kilitlemiş, yedeğini nereye sakladığını hatırlamadığı anahtarlarını birinci kattaki penceresinden ıslak çimlerin arasına atmış, toprağın o metal parçasını yutmamasını diliyordu. Yükseklik korkusu olmasına rağmen neden böyle bir şey yaptığının tek bir açıklaması olmasa da güçlü bir açıklaması olabilir: yazamıyordu. Halbuki gecelerini yazmaya ayırır ve bununla hep övünürdü. En yakını arabayla yarım saat uzaklıkta olan markete gittiğinde marketin uykusuz çalışanlarına övünür, komşusu burada olduğunda onun güler yüzünden destek alarak abarta abarta övünür. Komşusunun gelmesine üç ay kalmıştı, elinde yeni yazılar olmalıydı. Defterlerine de geceye olan minnettarlığını söylemekten çekinmez, geceye başlı başına bir karakter çizerek tüm dünyasına ilan eder. Ama bugün koyu göğün altında, saatler bitecek ve gece kalmayacak diye endişeleniyordu. Aklındaki yazıyı tamamlarsa bir korkusu da kalmaz, kelimeler onun tüm duygularını üstlendiğinde azalacak olan yükseklikten çimlere atlar. Eli de tam bu geceye layık, çok güzel bir kalem tutuyordu. Düşüncelerinin güzel kalemler yoluyla canlandığına inanıyordu ve bu güzel kalemin onun henüz görmediği düşüncelerini de sünger gibi içine çekerek kağıdına akıttığını iddia ediyordu. Kalemi tutuşunu da düzeltti ama şimdi de sandalyesinde bir türlü rahat edemiyor. Sırtını geriye yaslarsa defterinden uzaklaşıyor, öne gelirse defterine nefes alacak alan bırakmıyor. En iyisi kalemini ve kağıdını güzel bir müzik eşliğinde izlemek. Sevdiği bir kaseti çocukluğundan kalan kaset çalarlı radyosuna koydu ve çalıştırdı. Hala çalışıyor demek! Her şey istediği gibi gidiyordu, ışığın gözlerini alması dışında. Biraz kısarsa tam istediği gibi olacaktı. Bunu da hallettikten sonra kalemi defterin üstünden nazikçe alarak terlemiş eliyle yeniden tuttu. Güzel sıfatı bu kalem için yetmez, zarif de bir kalem, ama defterin de hakkını vermeli. Özenle seçtiği bir defterdi. Her kâğıda yazmayı sevmez, bazı kağıtlara değince irkildiği bile olurdu. İrkildikten sonra bu defteri yapanlara da çok öfkelenirdi, öfkelenince de yazamazdı. Ama şu an her şey yolundaydı. İlk harfi sayfaya yazacak. Yazıyor işte. A… Yazamıyor ama bu sefer sandalyenin rahatsızlığından veya evde tahmininden önce bitirdiği için demleyemediği kahve keyfine duyduğu özlemden değil… Komşusu burada olsa ondan isteyebilirdi kahveyi, her daim suratında olan o sinir bozucu gülümsemeye katlandıktan sonra tabii ki… Ancak komşusunun gelmesine daha var. Cırcır böceklerinin kendilerini kanıtlarcasına aralıksız sergiledikleri performansları yüzünden de değildi yazmaması üstelik. Sahi, hiç susmayacaklar mıydı? Bugün bu zarif kalemde bir gariplik vardı. Çelimsiz ellerinde de bir tuhaflık sezdi. Ne elleri kalemi tutması gerektiği gibi tutabiliyor, ne de kaleminin zar zor yazdığı o harf, defterin üstüne tesir ediyordu. Yazdığı “A” harfi, defterin yetmiş beş milim üstünde asılı kalmış, sayfaya değmeden masanın üstünden akıp gözden kaybolmuştu. Harfin nereye gittiğini takip etmek imkansızdı. Birbiri üstünden tanımlanan şeyler birbirine temas etmediği noktada varlıklarını yitirirler. Kalem yazdıkları, yazılanlar defteri, defter yazarı ve yazar kalemi üstünden tanımlanıyorsa; komşusunun aylar sonra geldiğinde gülümseyeceği bir adam bulamaması an meselesi olsa gerek. Bu sefer farklı bir harf denedi. “B”. Yazısına “Bugün” ile başlıyor olsun. Evet, bugün çok güzel bir hikâyeye başlayabilir. Aynı “A” gibi, kelimesi de defterine değmeden kayıp gitti. Ancak elinden “A” harfine kıyasla görece uzun bir leke çıkınca, işte şimdi onu kısa süreli de olsa takip etme fırsatını bulmuştu. Şaşkın gözleri, önce yere çevrildi, sonra duvarı tırmanarak yarı açık penceresinden dışarıya süzüldü. Sandalyesinden kalkarak penceresinin kanatlarını sonuna kadar açtı ve yukarı baktı. Kelimeler onunla dalga geçiyor. Burada bir suçlu aranacaksa ya yazı tutmayan defteri ya da elinde durmayan kalem sorgulanmalı önce. Bu tuhaflık sadece bugün değil, bir süredir var. Son zamanlarda ne zaman masanın başına otursa, yazacak bir şey bulamıyor, bulunca da kelimeler yok oluyor. Her zaman anlatacak çok önemli hikayeleri olmasına rağmen elleri bunu önceden seziyor ve kayıp gideceğini bildiği kelimeleri hayata geçirmek için uğraşmıyor bile. Bundan başka bir açıklaması da yoktu. Halbuki kafasını biraz daha yukarı kaldırsa ve biraz öyle kalsa, çok önemli bir olaya şahit olacaktı. Bu adamın kelimelerini pek yakından tanıdığını söylemek güç olur.
Az sonra bakacağı yerde, kocaman bir kalemden kalanlar vardı. Dağınıktılar. Eski defterlerini biraz kurcalasa, hatta kendi yazısının olmasına gerek de yok, çok okunan bir kitabın sayfalarını karıştırsa, cevaba biraz daha yaklaşacaktı. Kalır gibi görünen yazılar biraz daha farklı, eksik, fazla olabilirdi ve bir göz yanılması sayesinde değişmediklerini düşündürtebilirlerdi. Kelime değiş tokuşları her zaman gerçekleşirdi ama bugün daha özeldi. Bilmeyenler çoğunluktaydı, bilenlerse susmayı tercih ederlerdi. Üstü kapalı anlatanlar da vardı. Sıradan sayılabilecek bir doğa olayının ardına gizlenirdi. Muhtemelen göğe bakılarak iç çekilen tüm zamanların sonucunda ortaya çıkmış bir şeydi. İşte adamın kafasını kaldırsa eliyle tutamayacağı ve aklının alamayacağı görkemdeki kalemden arta kalanlara şahit olacağı bir gün… Kuyruklu yıldızların söyleyeceklerinin sonu yoktur. Yazdıkça yazarlar. İnsanın da söyleyecekleri kolay kolay bitmez ama bazen doğru kelimeleri seçmekte zorlanırlar. Dilekleriyse bir kâğıda gerek duymadan, defalarca düzeltilmeye çalışılmadan, süsten arınmış hatta sıkıcı bir şekilde havaya karışır. Diğer bir taraftan Güneş’e ne kadar yaklaşırsa o kadar yazan kuyruklu yıldızın tozları, atmosfere yanarak girerken yanında kelimeleri de getirir. Atmosfere sürtünen türlü türlü harf öbekleri, ışıltıların dikkati dağıttığı an atmosferin dışına çıkamayanlarla ve çok uzun süre havada asılı kalan anlamlarla bir olup yeryüzüne geri düşerler. Kelimelerin ateşi bir farklı harlar, insan gözünün seçemeyeceği bir noktadadır. Kırılabilirler, eğrilebilirler, yok olup geri gelebilirler. Ancak sürekli hareket etme arzusundalar. Adam, evinin önünden koltuk altlarına sıkıştırdıkları örtüleriyle geçen insanları fark etti. Evi diğer yerleşim yerlerine göre daha karanlıkta ve hafif yokuşlu bir tepenin sonunda kalıyordu. Gökte neler olup bittiğinden çok haberi yoktu çünkü ilhamını gökte aramanın bir faydası olmayacaktı. Ama bu insanları tanırdı, silüetlerinden tanırdı hem de. Onlar sık sık geceyi izlerlerdi. Mesela yaşadığı yerin buraya çok uzak olmadığını tahmin ettiği, yorgunluğundan ufak tefek kalmış saçları dağınık bir adam, evdeki sıcacık yatağında dinlenmek yerine, tüm imkansızlıklar içinde bir kumaş parçası üzerinde boşluğa bakmayı tercih ederdi. Evde kalmak güzel şey. Halledecek bir sürü iş var: yazılmayı bekleyen bir sürü kelime, deftere değebilmeyi bekleyen zarif bir kalem. Akşamları camından rastladığı adama bugün nedense canı bir başka sıkıldı. Tarifi olsa yazacağı bir can sıkıntısı… Alt komşusu da gelmiyordu ki ona anlatsa bunu! Ne zaman konuşmak istese başından savdığı komşusu üç sene önce Mayıs’ta gitti, gelmez bir türlü. Yine de inat edercesine kafasını kaldırıp bir süre bakmadı göğe. İnsanları izlemeseydi, beklemeseydi, kelimelerden bir evi olsaydı da onun içinde yaşasaydı! Uzun kelimelerden bir koridoru, şişkin kelimelerden koltukları, demleyebileceği her türlü alfabeden harfleri olsaydı. Vardı bunlar dünyanın bir yerlerinde. Bu yüzden demeli ki bu adam kelimelerini daha yanlış tanıyamazdı. Tam da istediği ev denizlerin ortasında, karasız karanlıklarda mevcuttu. Hatta defterinden akıp giden yazılar muhtemelen böyle bir eve bir duvar süsü ya da bir lamba olmuşlardı. Bu kelime evlerinde hiçbir insana yer olmayacaktı. Bulunmamış, var olmamış fikirlere duyulan özlemlerle; güzel yazıların değişmezliğine, sürekli aynı anlamda çerçevelenmeye muhtaçlık eşit derecede tehlikeliydi. Tehlikenin farkında olmakla engellemek arasında ise dağlar kadar fark vardı.
Adam masasının başına tekrar oturdu. Oturduğu gibi, iki gerçeklik aynı anda var oldu. Tepesindeki çatıyı sanki bir dev eliyle sökmüştü ve şimdi adam, kayan yıldızlarıyla baş başa kaldı. Gözlerini gökten ayıramıyordu. Hafif bir rüzgâr esti, esinti onun saçlarını dağıttı. Sırtı saatlerce rahatsız sandalyesinde oturmaktan ne kadar çok ağrımıştı, rahatça arkasına yaslanamıyordu bile! Yine de sandalyesinden kalkarak yere bir örtü serdi, kendini geriye bıraktı. Yıldız tozu tek başına yanar değildi, dünyanın atmosferine değmeden yanması mümkün de değildi. Birilerinin dileklerine karışarak boşluğun bilgeliğiyle dökülen kelimeler, bu görsel şölene eşlik ediyordu. Bazıları bu adamın kendi atmosferinde de yanmış olacak ki, o gece yazdıkça yazdı. O kadar çok yazdı ki, yedek anahtarlarının olduğu çekmeden yeni ve özel durumlar için sakladığı daha güzel bir kalemini çıkarmak durumunda kaldı. Gündüz olur olmaz, alt komşusunu ziyarete, gecesini anlatmaya gidecek.