Axis Mundi

Gece vakti… Dikey yüksekliğinin sonuna kimsecikler yokken ulaştı. Yükselişi onun için tam burada bitiyordu. Semalarda süzülemeyeceğine göre -zaman zaman kuşları kıskanıp devasa bir kabuğu yerine incecik kanatlarının olduğunu düşlese de- onun için tırmanılması gereken okyanusun yüzeyi, son durağıydı. Ay’ın da iştahı pek bir açıktı, böyle olunca metrelerce kabaran sular, deri sırtlı kaplumbağanın yolunu hayli uzatmıştı. Kocaman bir yıldız, ev dediği gezegen ve onun biricik uydusu hizalanmışsa, o da atmosfere birkaç metre daha ekleyerek kavuşabilirdi elbette.

Kıyıların daha az kıyı olduğu bu gecede, bakışlarını nereye çevireceği günler öncesinden belliydi. Hala oradaysa, uzaktan seçebildiği kadarıyla, kırık vaziyetteki bir şemsiyenin sapından özgürleşerek işe yaramayacak olması an meselesiydi. Evet, bugün de oradaydı. Şemsiye ters döndüğü için birincil işlevini yitirmiş ancak kaplumbağaya eğlence olmuştu. Tüm kıyıyı taradıktan sonra gözlerini kendi önüne getirdi. Karanlık korkusundan senelerce kimseye bahsetmemişti. Korkusunun üstesinden yeni yeni geliyordu. Hemen dibindeki ıssız karaltı ile baş başa kalmanın fikriyse onu ürkütmüyordu, sıkıyordu sadece. Oysa bir zamanlar bu sıkıntının ihtimali oldukça uzaktı. Adına şiirler yazdığı mehtap, dünyadaki tüm duyguları toplayıp denize serilmişti. Bu da kaplumbağanın gölgesini tüm hatlarıyla -belki tam da ürkmesi gerektiği gibi- önüne düşürüyordu. Çekincesini de sıkıntısını da bir kenara bıraktı, bu karanlığı incelemeye başladı. Gölgesi çok keskindi, sanki kalemle çizilmiş gibi, hafif dalgaların bile titreştiremeyeceği şekilde duruyordu. Hatta o kadar keskindi ki, suyun dışından uzanırsa elinde derin bir yara açılacak! Dikkati çabuk dağıldı. Bu netliğin zıttı sayılabilecek belli belirsiz karaltılara takıldı. Güneş, Ay ile ışığını yansıtmakta bu kadar hırslı ve ısrarcı olmasaydı bu karaltılar gece vakti seçilmeyecek türden varlıklardı. Kendinden başkasının olmadığına emin olmak için sağa sola bakındı. Şemsiye hala kıyıdaydı. Ortalıkta da canlı cansız gölge yaratabilecek herhangi bir cisme de rastlamadı. Gözleri ya da aklı, neyin okyanusun dibinden neyin göğün tepesinden geldiğini anlamayacak kadar körelmiş miydi? Yüzünü tekrar karaltılara döndüğünde, renkleri düşündü. Bir gün başına bir şey gelirse, capcanlı renklerden gelecekti. Bazı renkler o kadar zehirliydi ki üstünlüklerini doğadan saklanmanın gereksizliğinde gösterirlerdi. Kamufle olabilmenin en güçlü özelliği daha iyi avlanmak mıydı yoksa av olmaktan kaçmak mı? Karşısındakilere göre cüssesi oldukça büyüktü. Zehirlenmenin korkusu yerine bilinmeyenin merakıyla hareket etmeye başladı. Kendi gölgesine döndüğünde ise hiç beklemediği bir eksiklikle karşılaştı. Kafasının bir parçası… Kopmuş gitmiş! Elini başına götürdü. Dokunduğundaysa aynı eksikliği hissetmedi. Peki böyle bir yanlış nasıl suya yansırdı? Aklını karıştıran olay gözlerinin önünde yinelendi. Kafasından bir parçası daha koptu ve kopan karaltı kırık köşelerini yuvarlayarak derin nefesler alırcasına diğer bilinmeyenlerin arasına süzüldü. Siyah deniz ısırganları… Normal bir zamanda karnını doyurmak için peşine düşeceği bu denizanaları, gelişigüzel yüzseler de ondan pek uzaklaşmıyorlardı. Deri sırtlı kaplumbağayı terk eden tek bir şey vardı, o da hatları belirli meşhur gölgesiydi. Gün gelirdi ay ışığında birileriyle karşılaşırdı ve karşılaştığı canlı her ne ise gölgesinin olmadığını anlayınca bir daha dönmemek üzere kaçardı. Öyleyse dağılan kalıntılarını toplamaya ve denizanalarını birleştirmeye koyuldu. Davranışları çok hızlı değildi çünkü şüpheleri vardı. Diğer kaplumbağalara göre esnekti kabuğu. Rotasını en derinlere çevirdiğinde küçülürdü de üstelik. Ama yine de sertti. Gözlerinin önünde gölgesinden ayrılan denizanaları ise onun tam ters özelliklerine sahipti. Akışkan yüzüşleriyle, denizin içinde hareket eden kalıp gibi bir devden çok daha narinlerdi. Üç tanesini solundan toplasa… İkisi sağ arka çaprazında ilerlemişlerdi, onları da alsa… Sonunda birleşiyorlardı işte! Ama birleştikçe gölgesinin eski hali yerine, kendilerinin irileşmiş bütününe dönüşüyorlardı. Kaplumbağa, kollarındaki hakimiyeti yavaş yavaş yitiriyordu. Birkaç metre ötede fark ettiği bir denizanası daha bu görkemli deniz ısırganının yörüngesine çekiliyordu. Kendinden ayrılan bir parça olmadığına emindi bunun, o yüzden gitmesini istiyordu. Kocaman bir okyanus… Gecenin bu saatinde, yüzeye yaklaşıp gölgesini kaybetmiş birinden, çok önemli ya da çok önemsiz bir parça olabilirdi bu. Diğer ihtimal ise suların daha dibinden gelen görece zayıf bir gölge, hatta çok tehlikeli ya da çok duygusal. Aradığı bilinmezliğin cevabını bir tek tepedeki ay biliyor olmalıydı, güneşi bile ilgilendirmezdi. Ne kadar çırpınsa da engelleyemediği bu olay sonucunda, siyah deniz ısırganı en büyük haline ulaştı. Eski haline döndürmek için dağıtma çabaları; ısırganın dokunaçları kaplumbağanın yedi çıkıntılı kabuğunu sarmaladıkça, kalın derisine bile tesir edebilen bir can acısıyla bölünüyordu. Kendinden ayrışsa da gölgesi olduğunu biliyordu ya, onu yutma riskine giremezdi. Zehirlenebilecek olmanın tedirginliği şimdi başladı. Kafasını suyun dışına çıkardı, gölgesinin ulaşamadığı havayla beraber düşündü. Belki ışık almayan derinliklere inerse, suyun yüzeyine bir sonraki çıkışında, karşısındaki canavar yok olurdu ve kendi gölgesi onu yeniden karşılardı.

Deri sırtlı kaplumbağa suyun en derinlerine ait değildi, hayatını sürdürebilmek için havadan alacağı oksijene ve güzel gün batımlarına mecburdu. Kamuflajlarında karanlığa ait iki canlı, çok uzun sürmese de oldukça derinlere yolculuk yaptılar. Sandığı gibi ilk günkü gölgesi dönmedi, deniz ısırganı da onun peşini bırakmadı. Hayret etti kaplumbağa, daha kolay okyanusun tabanına iner, kolaylıkla yüzeye çıkar olmuştu. Ayın hizalanmasıyla da alakası yoktu. Dalganın çok olduğu günler, oldukça küçük denizanaları gelir ve gölgesine katılır, bazense bu dalga ondan dahil olanı koparırdı. Yeni gölgesini görmek istemediği günler de takip edilmeye katlanamayıp onu sinirle parçalamaya çalışırdı. Sakin günlerindeyse sadece merakından zehirli dokunaçlarının yapısını incelemek için oldukça yakınından yüzerdi. Zehirli iğnelerden zarar gören deriden kabuğu hala sağlam ve esnek bir kabuktu. Göç eden kuşların ve sürü halinde dolaşan balıkların eşlik ettiği zamanları da katıp kıyıdaki şemsiyenin sapından kopuşunu izlediler.

Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir